1. Cemaatler ve Devlet
Devlet, bir milletin kemale erme aşamasında organize olmuş hâline denir. Devlet olmak bir olgunluk ve bir imtiyazdır. Milletin değerini, kıymetini, kültürünü, kemalini, anlayış ve mefkûresini şahs-ı manevi olarak gösteren ve tezahür ettiren bir yapıdır. Bu özelliği ile devlet, temsil ettiği milletin birliğini, istiklal ve hürriyetini, hukuk ve adaletini, emniyet ve huzurunu, namus ve şerefini, eğitim ve gelişimini, âdeta maddi ve manevi bütün hususiyetlerini ve ortak paydalarını emniyet altına alan, koruyan ve deruhte eden bir yapıdır. Babasızlık ne ise devletsizlik de odur. Bu sebeple Efendimiz (a.s.v.) devletin önemini ve kıymetini şöyle ifade etmiştir: “Hükümdar zalim dahi olsa fitne ve anarşiden hayırlıdır.” “Başınızda siyah Habeşî bir köle dahi olsa itaatten elinizi gevşetmeyin.” Bu nebevî ifadenin ne kadar önemli ve kıymettar olduğu bu zamanda müşahedemizle ortadadır. Irak, Suriye, Filistin gibi ülkelerde devletin otorite boşluğunun nelere mal olduğu ayan beyan görülmektedir. Bugün Irak, zalim dahi olsa Saddam’ı aramaktadır. Zira bir zalimden kurtulayım diye ecnebileri ülkesine çağıran Irak’ta onlarca zalim zuhur etmiş, ülke, vatandaşlarının aleyhine parçalanmıştır.
Devlet, imkânlar nispetinde İslami esaslara uygun ve muvafık hareket ettiği müddetçe korunmalı ve itaat edilmelidir. Burada ilcaat-ı zaman çok önemlidir. Zira zerratı günahkârlardan mürekkep bir hükümet günahsız ve masum olamaz. O zaman nokta-i nazar, hükümetin hasenatının seyyiatına üstünlüğüne çevrilir. Bu muvazenede hasenat üstünse iyidir, itaat edilir. Seyyiat üstünse kanuni ve hukuki yollardan, hukuk muvacehesinde telkinatlar yapılır, demokratik kurallarla değiştirilir. Yoksa günahsız bir idare düşünmek âdetullah kanunlarına göre mümkün değildir ve muhali talep etmek olur. Bu mizaçta olan insanlar tarih boyu terör ve anarşiye kuvvet vermişler veya vesile olmuşlardır yahut da haricî mihraklarla iş birliği yaparak ülkelerini ve vatanlarını mahv u perişan etmişlerdir.
Ülkemizde de buna mümasil kalkışmalar ve huruç hareketleri olmuştur. Ama milletin ekseriyeti şuurlu hareket etmiş, devlet adamlarımızın basiretli manevraları ile tezgâhlanan gaileler ve hadiseler en az zayiatla atlatılmıştır.
Bu hadiselerde ve vatanımıza zararlı davranışlarda maalesef bazı cemaat yapılanmaları ve onların tahrikleri ve sokağa dökülmeleri ön almış, haricî güçler dâhilî şebekeleri ile ittifak edip bu camialardan ve ahalinin safderunluğundan istifade ederek tehlikeli ve ülkemize zararlı hadiseleri körüklemişlerdir.
Burada cemaatlere fevkalade önemli vazifeler düşmektedir. Maddeler hâlinde sıralar isek:
Evvela cemaatler, tarikatlar, vakıflar ve dernekler tarih boyu hizmet ve rıza merkezli yapılanmalardır. Amaç ve gayeleri de böyledir. Fakat bu samimi ve güzel niyetlerle kurulan bu müesseselerin bazıları, hasımların parmak karıştırmasıyla maalesef ticaret ve siyasete girmişler, kuruluş amaç ve gayelerinden sapmışlardır. Bu gibi hizmet merkezli yapıların bu iki alana girmesi hem kendilerini parçalamış ve ihtilafa düşürmüş hem de devletle mücadele alanına sokmuştur. Paralel yapı hâline gelmenin temelinde bu rota değişikliği vardır. Vakıf ve cemaat deyip ticaret veya siyaset yapmak aldatmaktır. Eğer o iki alana gireceklerse vasıflarını şirket ve parti sıfatları ile değiştirmeleri lazımdır. Aksi hâlde bir mühendisin doktorluk kisvesi ile hasta tedavisine benzer ki buna kimse müsaade etmez. Tarih boyu ihtilafa düşen ve tarumar olan cemaatlerin veya cemiyetlerin temelinde bu iki menfaat alanına müdahale vardır. Dört hak mezhebinin asırlardan beri istikrarlı bir şekilde devam etmesi ve kadim olmaları, müntesiplerinin de fevkalade fazla olmasına rağmen aralarında zerre kadar bir husumet, kin ve adavet olmaması, ayrıca devletlerle çatışmadan bugüne kadar gelmelerinin altında, yola çıkış niyetlerinin muhafazası olan sadece hakka hizmet düşüncesi ve samimiyeti vardır. Cemaatler ise mezheplere göre daha yeni, müntesipleri daha az, yelpazeleri daha dar olmakla beraber aralarındaki ihtilaf ve muhalefetin, çekememezlik ve hasedin, hatta bir cemaatin kendi müntesipleri arasındaki akıl almaz ihtilaf ve nizalarının sebebi, temeli, esası siyaset ve menfaat alanlarına girmektir. Allah korusun, o mezhepler de bu cemaatlerin yanlış yollarına girseler gürültü ve mücadele ülkemizi tarumar edecektir. Bu misal çok enteresan bir yaklaşımdır.
Bu sebeple hem cemaat liderleri ve idarecileri hem de devletimiz bu meseleyi ciddi manada murakabe ederek hataların izalesi ve yanlışların devam etmemesi için, hassaten hizmet ve rıza niyetli kışlalarımıza girmemiz için azami gayret ve çalışma içerisinde olmalıdır. Zira gelen tokatlar, vesile olarak insanlardan olsa da hakikat nokta-i nazarında Allah bu vaziyetteki cemaatleri terbiye etmektedir. Hadisatın diliyle, “Konumunuza girin, kışlalarınızı terk etmeyin.” diye bizi ikaz etmektedir.
Maalesef dinin kullanım alanları fevkalade kontrolsüzdür. Her müesseseyi ve oluşumu her cihetle denetleyen devlet, bu alana ilgisiz kalmaktadır. Bu boşluğu ise o cemiyetlerin ve cemaatlerin içerisindeki naehiller doldurarak asırlardan beri hayırlı hizmetlerde vazife ifa eden bu nezih mekanizmaları menfaatin ve çıkarın merkezi hâline getirmişlerdir. Kader her daim adalet eder. Bizim beğenmediğimiz, hoşumuza gitmeyen, canımızı yakan ve hatta zulüm diye değerlendirip meydanlara döküldüğümüz hâllerde ve vaziyetlerde kaderin adaleti, hikmeti ve rahmeti gizlidir. Zira suçun şahsiliği hukuktadır, kaderde değildir. Kader; mazinin hesabını müstakbelden, atanın, dedenin hesabını evlattan ve torundan sorar. Çünkü hukuk zahirî sebeplere bakar, kader ise hakiki illetlere bakar. Beşerin yapmış olduğu hatalar içerisinde adalet mekanizmasını çalıştırır. Bunun da delili, ispatı ve karşılığı herkeste bulunan vicdandır. Kendilerine yanlışların yapıldığını, zulümlerin tatbik edildiğini iddia eden her kim olursa olsun, olayları ve hadisatı sinema şeridi gibi vicdanından geçirip muhasebesini yapsa bu hakikati görecektir. Zira vicdanın şehadeti sadıkadır ve onun dediği her zaman hak ve doğrudur.
Suffa Vakfı
