2. Çerçeve Yasa
Sulh seyyidü’l-ahkâmdır. Barış her daim esastır. En kötü barış, en kaliteli savaştan daha hayırlıdır. Allah c.c. barıştan yanadır. Savaş ve mücadele çâr-naçardır. Bedir Harbi’ne Kur’an’da müsaade eden ayetin başı “Üzine” diye ifade edilen edilgen bir fiille başlar. Yani Allah, kıtal kelimesiyle mukaddes ismini beraber zikretmez de “Ben size kıtal için izin verdim.” demez; “Size kıtal için izin verildi.” der. Efendimiz (a.s.v.) sahabeleri ile beraber karşılarındaki müşriklerin zulüm ve tehacümatına karşı hakkı ve hukuku muhafaza için taarruz değil, savunma muharebesinde dahi Rabbimiz edilgen bir fiil kullanmıştır. Bu, çok önemli ve mühim bir hakikattir. İslam’da savaş hukuku hep bu mantık ve muhteva üzerine cereyan etmiştir. Ayrıca bu mücadele de haricî tecavüzata karşıdır. Dâhilde bu dahi mümkün değildir. Dâhilde mücadele terör ve anarşi oluşturur. Dâhildeki cihat ayrı, hariçteki cihat ayrıdır. Her ikisi de devletin ve emniyetin tedbiri ve tensibi ile ilgilidir. Ahali, devletin ve emniyetin işine karışıp müdahil olamaz. O zaman iç savaş husule gelir.
İşte devletimiz, 40 yıldan beri kerr ü fer harbiyle bir arpa boyu ilerleyemediğimiz ve ülkemizin ekonomisi ve emniyetini ciddi manada riske atan PKK ile mücadele meselesini bitirme kararı almıştır. Bu karar eskiden de devlet adamlarımızca ısrarla gündeme getirildi. Ya sabote edildi veya proje sahiplerinin bir şekilde hayatı karartıldı. Bu meseleyi devletimiz ve başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere hükümetimiz tekrar gündeme aldı. Adına da Çözüm Süreci diyerek, barış ilan etmek istedi. Dört defa da bu sabote edildi. Çünkü Türkiye yükünü atıp, zincirlerinden kurtulup, önünü açıp İttihad-ı İslam yolunda kapıyı zorluyordu. Bu meseleyi menfaat ve çıkarlarına uygun görmeyen haricî mihraklar ve onların ahtapot gibi ülkenin her kurumuna sızmış uzantıları yekvücut bu projeye karşı çıktılar ve mevcudiyetini her daim engellediler.
Cumhurbaşkanımız ülke adına vermiş olduğu bütün sözleri yerine getirdi ve ifa etti. Kuruluşunda verdiği sözlerden biri de terör belasını bitirmek idi. Şimdi sıra buna geldi ve bunun taşları döşenmektedir. Bu konuda netice alma noktasındayız. Zira tarihimiz bize bunu telkin etmektedir. Biz millet olarak mücadele ve cihat ruhluyuz. Orta Asya’dan çıktığımızdan beri müdahale etmediğimiz bir millet, bir coğrafya neredeyse kalmamıştır. İlk atalarımız bu mücadele ruhuyla Moğollarla uğraştı. Onlarla mücadele etti. Moğollar bizi hakiki olarak sevmez. Sonra önlerine Çin çıktı. Çin ile mücadele ettiler. 50 yıl Pekin’i idare ettik, Çin Seddi’ni ecdadımızdan korktukları için yaptılar. Çinliler bizi hakiki olarak sevmez. Sonra önümüze İran çıktı. 700 yıl hâkimiyetimiz altında kaldı. Farisiler de bizi hakiki olarak sevmezler. Sonra kader önümüze Arap âlemini çıkardı. Yavuz Sultan Selim Han da oraları hâkimiyet altına aldı. Haremeyn-i Şerifeyn’in hâdimi oldu. Bu sebeple her Arap olan da bizi sevmez. Sonra onun evladı Kanuni Sultan Süleyman Viyana’ya kadar gitti. Avrupa’ya diz çöktürdü. Kaderin cilvesine bakınız ki atası olan Attilla Roma’ya diz çöktürdüğü gibi onun Müslüman olan torunu Fatih Sultan Mehmet Han da Bizans’a diz çöktürdü. Dolayısıyla Avrupa da bizi sevmez. Hatta bu cihangir ecdadımız kendi ırkıyla da mücadele etmiştir. Çünkü onların bir kısmını fitnenin ve zulmün maşası olarak görmüş, onlara dahi gözünü karartmıştır. Yıldırım Beyazıt-Timur, Fatih Sultan Mehmet Han-Uzun Hasan, Yavuz Sultan Selim Han-Şah İsmail bu mücadelenin örnekleridir. Yani mesele ırk meselesi değil; hakka, hukuka, adalete ve insanca yaşamaya hizmet etme meselesidir. Dolayısıyla bizi hesaba katmayan hiçbir millet ve devlet tarihini yazamaz.
Amma burada bir istisna vardır ki bizim ecdadımızın harp etmediği tek millet Kürtlerdir. Onlarla savaşımız ve mücadelemiz yoktur. Tarih boyu birlik, beraberlik ve uhuvvet içerisinde bugünlere geldik. Kürt kardeşlerimiz de bu maziye itibar edip değer verdiler. İngilizler Osmanlı’yı yıktıklarında isteyenlere toprak ve arazi dağıttıkları zamanlarda Kürtlere de teklif ettiler. Ama onlar bu teklifi reddettiler. “Biz Osmanlı’ya ihanet etmeyiz.” dediler. “Onlar ölürse biz de ölürüz.” dediler. Kürt kardeşlerimiz bu ecdatları ile ne kadar övünse haklarıdır. Orta Doğu’da kadim dört millet vardır: Türkler, Araplar, Kürtler ve Farisiler. Ama bugün dört devlet yoktur. Türklerin, Arapların ve Farisilerin devletleri vardır. Kürtlerin devletinin olmayışı da bu hakikatin en güzel misalidir.
Bu çerçeve yasa, tarihin bu gerçeklerini bilen insanlarca yoğrularak güzel bir noktaya getirilmiş ve Meclis’ten geçirilmiştir. Meclis’ten de fevkalade yüksek bir oylama ile geçmiştir. Yani millet bu çerçeve yasaya memnuniyetle evet demiştir. Bu yasaya muhalefet edenler ise partilerin, bazı cemiyet ve cemaatlerin uç ve kripto insanları ile ülkemizin birlik ve beraberliğini istemeyen birtakım taifelerdir. Kahir ekseriyet olgunlukla kabul etmiştir.
Çerçeve yasaya dikkat edersek PKK ve terör mihraklarıyla bir uzlaşma, anlaşma, asgari müştereklerde buluşma yasası değildir. Bu yasa, donanımlı olan devletimizin, basiretli yöneticilerimizin konuya ağırlığını koymasıyla bir ültimatom, bir talimatname, bir karar tebliğidir. Terör örgütlerinin ve elebaşlarının lehine hiçbir ifade yoktur. Aksine devletimizin ve vatanımızın faydasına ve hayrına ve istikbalde muhtemel tehlikelere karşı şimdiden alınmış bir tedbir ve bir kalkandır. Alparslan’ın ordusunda bizimle cihat ruhuyla beraber olan Kürtler, Çanakkale’de verdiğimiz binlerce şehidin içerisinde yine ecdatlarımızla yan yana yatan kahraman şehitler hepimizindi. Bu vatanın İslamlaşması ve bu vatanın Müslüman kalması için Kürtler ve Türkler et ile kemik gibi birbirimiziz. Bu birlik ve beraberlik öyle sağlam ve muhkemdir ki; Cihan Harbi’nde bile bizi birbirimizden ayıramadılar. Şimdi ise bizi birbirimize düşman etmek isteyenler ancak havanda su döveceklerdir. Ülkemiz; inşallah bu çerçeve yasa ile Anadolu insanımızla beraber İttihad-ı İslam’ın açılımına doğru gidiyor. Orta Doğu’daki ifa ettiğimiz vazifeler, Türkî Cumhuriyetlerdeki çalışmalar ve faaliyetler ve hassaten Afrika’daki açılımlar ve üsler bize bir şey hatırlatıyor. Zincirlerinden ve prangalarından kurtulan Anadolu insanı, Allah’ın nurunu tamamlama ahdinde yine vazifesini ifa edecek. Asırlardan beri deruhte ettiği misyon ve vizyonunu tekrar tahakkuk ettirecektir. Kürtler ve Türkler el ele, ittifakla İslam’ın tevhidine doğru yürüyüp nurun tamamlanmasına kuvvet verip vesile olacaklardır. Mekke İttifakı ise bu hakikatin en önemli işareti ve başlangıcı olacaktır.
Üstadımız da bu meseleye harika dokunuşlarda bulunmuştur:
“Bin yıldan beri farz-ı kifaye cihadı deruhte eden bu milletin ordusu inşallah muvakkat arızalarla zarar görmeyecektir. Hakikat-i hâli anlayacak. Eskiden yapılmış tahribatı tamir edecek. Kılıncını ayağına değil, düşmanına vuracak. Ağlayan âlem-i İslam’ı bu ordu güldürecektir. Askeriyede bir ruh var, o ruh benimle dosttur. Ey Kürtler; Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti. İkimiz bir ancak iyi bir insan oluruz. Hodserane yapmayacağız, başkaldırmayacağız. Adil pederlerimiz olan Türklere karşı iyi evlat nasıl olur, itaatimizle göstereceğiz. Bu şekilde diğer unsurlara ibret dersi vereceğiz. Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbâtı içerisinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır.”
Dolayısıyla devletin bu meselesini milletimizin meselesi gibi değerlendirip sahip çıkmalıyız. Münasip yerlerde bu davayı en güzel şekilde anlatarak tahakkuku için elimizden gelen gayreti azami derecede sarf etmeliyiz. Suffa Vakfı olarak kanaatimiz ve mülahazamız bu şekildedir.
Cenab-ı Hak bu hayırlı ve güzel gelişmeleri muvaffak etsin, netice aldırsın. Kolaylıkla tatbikini nasip ve müyesser eylesin.
Suffa Vakfı
