İnsan, hiçbir şey bilmeden dünyaya gelir. Hayvanlar ise, hayatları için gerekli olanları öğrenmiş olarak dünyaya gönderilir.
Yüce Allah cc. kâinata halife olarak yarattığı insanı hiçbir şey bilmeden dünya hayatına başlatmayı, bazı hikmetlere binaen uygun görmüştür.
Bu hikmetlerden ilki ve en önemlisi insanın imtihana tabi tutulmasıdır.
İkinci hikmet; insanın tekâmül için öğrenmeye ihtiyaç duyması, öğrenerek tekâmül kabiliyetlerinin ve aklının ilim tahsiline ve her türlü ilimlerde gelişmeye müsait olması diye düşünülebilir.
Bu çok önemli konuyu birkaç ciheti ile tahlil edeceğiz. Çok kısa izahlarla yetineceğiz.
Gayemiz, insan için doğruyu ve iyiyi bilmenin, hayattaki öneminin anlaşılmasına yardımcı olmaktır.
1
Anlamak için öğrenmeye, öğrenmek için de bilgiye ihtiyaç vardır.
Bilgiye; görerek, işiterek ve hissederek ulaşılmaktadır. Bu şekilde öğrendiklerimiz ve tesbit edebildiklerimiz bilgi halinde aklımızın gıdası olarak aklımızın gelişmesine vesile olmaktadır. Vücudumuzun, alınan gıdalarla gelişmesi gibi aklımız da gıdası olan bilgilerle gelişebilmektedir.
İnsan, her devirde sahip olduğu bilgisi nispetinde düşünebilmiştir. Bilgisine göre hayatını tanzim edebilmiştir. Bilgiler, öğrenmeyi ve aklın gelişmesini sağlamıştır.
Görmeden de öğrenmek ve hayatın devamını sağlamak mümkündür. Ancak görmeden bazı şeylerin bilinmesi mümkün olamaz. Mesela renklerin bilinmesi için görmek şarttır. Görmeyen bir insana rengi anlatmak, öğretmek ve düşündürmek gerçekleşemez.
Görme ve işitme duyguları, soğuğu, sıcağı, yumuşak ve serti anlayamaz. Bunları anlayabilmek için hissetme duygusu şarttır. Hislerden mahrum bir insana sıcak ve soğuğu, yumuşak ve serti öğretmemiz ve düşündürmemiz mümkün olamaz.
Bu iki hususun herkes tarafından bilinmesine rağmen ifade etmemizin sebebi, bazı tahlillerimizin anlaşılmasına yardımcı olmaktır.
2
Akıl, edindiği bilgilerle doğru olanı anlar. İnsan, doğru kabul ettiklerine göre düşünür ve karar verir.
Doğru kabul ettiği şeyler yanlış veya eksik ise bu yanlışı ve eksiği gidermeden, doğru olanı öğrenmeden, akıl doğru düşünemez, o sahada tekâmül edemez ve doğru kararlar alamaz.
Bu konuyu misallerle tahlil edelim.
İnsanlar asırlarca dünyanın düz olduğunu sanıp yuvarlak olduğunu düşünememişlerdir. Dünyanın devamlı dönerek hareket ettiğini kabul etmek istememişlerdir. Tersine, güneşin dünya etrafında döndüğüne inanmışlardır. Neden böyle olmuştur.
Sebebi şudur:
Göz, güneşin hareket ettiğini görmektedir. Güneş doğmakta, yükselmekte ve batmaktadır. Bunu gören göz, bu bilgiyi akla gönderince akıl da bu bilgiye istinaden güneşin hareket ettiğine hükmetmektedir.
Bunun gibi, zemin sabit halde (hareketsiz) görülmektedir. Görülen budur. Sabit olan nasıl dönebilir? Gözle görülerek edinilen bilgilerle verilen hükümler, her zaman doğru olmayabilir.
İnsanın doğru düşünebilmesi ve aklın gelişebilmesi için ilimlere ihtiyaç olduğu, böylelikle mecburen kabul edilmiştir.
Allah cc. hiçbir şey bilmeden dünyaya gönderdiği insanın tekâmülü için, kudret ve hikmeti ile takdir ettiği kanunlara tabi olan ilimleri yaratmıştır.
Bütün ilimler, yaratanın BİR olduğunun delili olarak insanın tekâmülüne vesile olmuşlardır.
İnsanın doğruyu öğrenmesini, anlamasını ve doğru düşünmesini sağlamışlardır.
Astronomi ilmi sayesinde güneşin kendi etrafında, dünya ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğü öğrenilmiştir.
Bulutların mahiyetleri, farklılıkları ve hareketleri ilimlerle tesbit edilince — meteoroloji ilmi sayesinde — hava tahminleri yapılabilmiştir.
İlimler her sahada Allah’ın hikmetle takdir ettiği seviyelerde ve zamanlarda ihtiyaçlara göre insanların tekâmülüne ve doğruyu öğrenmelerine vesile olmuşlardır.
3
Bütün maddi ilimler, var olanı veya görülebilenleri inceleme ve anlama imkânı sağlamışlardır.
Görülenler, işitilenler ve hissedilenler incelenerek ilimlerde devamlı tekâmül sağlanmıştır.
İnsan aklı, bilgisi nisbetinde gelişebilmektedir.
Aklın, bilgi şeklinde gelen gıdalarla beslenmesinde, mide misali bir doyma seviyesi yoktur.
Bilakis bilgi halinde alınan gıdalar arttıkça aklın gıda ihtiyacı daha da artmaktadır.
Akıl her ilim dalındaki mevcut olan sırları anlamaya ve öğrenmeye müsait bir yapıya ve özelliklere sahiptir.
Allah cc. insanı cennet hayatında var olanları anlayacak bir kapasitede yaratmıştır.
Ancak cennet hayatındaki farklılıklar, dünya hayatında sağlanacak nihai tekâmüllerle layıkı şekilde düşünülemez ve bilinemaz.
İnsan aklı o düşünemeyen farklı nimetleri, imkânları ve şartları anlayabilecek bir kapasitededir.
Dünya hayatında, beyinde var olan kapasitenin ancak yüzde iki veya üçü kullanılarak ilimlerde bugünkü inanılmaz gelişmeler sağlanabilmiştir.
Aklı böyle bir kapasitede olmasına rağmen, yalnızca var olanı düşünüp değerlendirebilmektedir. Görmediğini ve bilmediğini düşünme imkânı yoktur.
İnsanın tekâmül ihtiyacını karşılamak, görünmeyen ve bilinmeyen konularda bilgi sahibi olmasını sağlamak için, Allah cc. Kur’an-ı Kerim ile İslâm Dini’ne ait birçok hakikatleri kullarına lütfetmiştir.
Bilinmeyenler ve görünmeyenler, vahiy ile Peygamberlere bildirilmiştir.
Geçmişteki bütün semavi dinlerde o zamanın insanlarının seviyesine göre kitaplar indirilmiştir.
Böylelikle görülmeyen ve bilinmeyen konularda gerekli olan bilgiler, vahiy ile peygamberlere, peygamberler vasıtası ile de insanlara bildirilerek insanların, doğruları öğrenmeleri ve anlamaları sağlanmıştır.
Bu kaynaktan beslenenler, hayatı tanzim eden her konudaki doğruları kolay şekilde öğrenme imkânı bulmuşlardır.
İmanları ve iradeleri nisbetinde doğrulara tabi olarak yaşamışlardır.
Meselâ; ölümü her insan görmekte, bir hakikat olarak kabul etmektedir. Kabrin varlığı görüldüğü için aklın ve insanın bu konularda bir şüphesi yoktur.
Ancak kabir hayatı, ölümden sonra dirilme, haşir ve ebedi hayat konularında görülen bir şey yoktur.
Mevcut ilimlerden bu konularla ilgili bir bilgiye ulaşmak mümkün değildir.
Bunun gibi, görülmeyen ve bilinmeyen birçok konularda vahiy ile peygamberlere; olacaklar, doğrular ve yanlışlar, hak ve hakikatler, faydalı ve zararlı olanlar bildirilmiştir.
4
Vahiy ile Peygamber Efendimiz’e (sav) bildirilenlerden bir kısmı aşikâr anlaşılırken, bazı ayetlerin doğru anlaşılması için izahlar gerekmiştir.
Bazı ayetlerin gizli manaları ise zaman içinde anlaşılabilmiştir.
Müfessirler ve asrın mücedditleri ayetlerdeki saklı manaları o asrın idrakine uygun şekilde izah ederek insanların, verilmek istenen dersleri doğru anlamalarını sağlamışlardır.
Müçtehitler ve mezhep imamları Peygamber Efendimiz’in (sav) sözlerini, hareketlerini ve yaşayış şeklini büyük bir titizlik içinde inceleyerek yaptıkları tesbitlerle İslam Dini’nin emir ve tavsiyelerinin doğru anlaşılmasını sağlamışlardır.
Böylelikle öğrenmek ve anlamak için insanlar bu üç kaynaktan istifade etme imkânı bulmuşlardır.
Bu kaynaklardan istifade edebilenler, bu işlere ayırabildikleri zaman nisbetinde imkân ve kabiliyetlerine göre öğrenme ve anlama oranını da artırmışlardır.