İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen, tam adı ise “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan sözleşme, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında alınan kararlardır.1 Ağustos 2014 itibarı ile de yürürlüğe girmiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nde toplumsal yapımızı adeta dinamitleyen, toplum yapımızla dini inançlarımızla örf ve âdetlerimizle taban tabana zıt uygulamalar içeren maddeler olmasına rağmen, maalesef Türkiye sözleşmeyi imzaya açan ilk ülke olmuş, hiçbir itiraz ve şerh konulmadan da sözleşme imzalanmıştır.

Oysa birçok ülke sözleşmeyi imzalamazken, imzalayan ülkelerden birçoğu da dini, kültürel ve toplumsal yapılarından ve toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve partner (nikâhsız birlikte yaşayan bireyler) yaşamı gibi konularda çekince koymuş, kaygılarını bildirmiştir. Biz Müslüman bir ülke olmamıza rağmen sözleşmenin dördüncü maddesinin üçüncü fıkrasındaki “cinsel tercih ya da cinsel yönelimin” güvence altına alınmasına dahi itiraz etmeden sözleşmeyi imzalayan ülke olduk.

İstanbul Sözleşmesi’nin vahameti maalesef uygulamaya başlandıktan sonra gün yüzüne çıkmaya başladı.

Bu sözleşme dayanak gösterilerek Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cuma hutbesinde Allah’ın lutilik ile ilgili ayetlerini söylemesi, zinanın haram olduğunu söylemesi dava konusu edilebildi. Yarın yine İstanbul Sözleşmesi’ndeki ilgili maddeler dayanak gösterilerek ebeveynlerin çocuklarının cinsel yönelimine tedbir alması da mahkemelerce “cinsel tercihe müdahale” şeklinde yorumlanabilir.

Yine sözleşmenin 3. maddesinin (b) fıkrasında İslam aile yapısına yüzde yüz aykırı bazı kavramlar eklenerek kadınla kadının, erkekle erkeğin evlendirilmesi meşrulaştırılmıştır.

Sözleşmenin 4/3 fıkrasında cinsel yönelim, cinsel tercihler ve her türlü sapıklık kanunla koruma altına alınmaktadır.

Sözleşmede aile kavramı yoktur. Ortak ev arkadaşlığı vardır. Bu da her türlü gayrimeşru birliktelikleri kapsamaktadır.

Sözleşmenin 12. maddesinde Türk aile yapısının kadın ve erkeğin alışılagelmiş rollerinin, geleneklerinin, bu sözleşmeye aykırı farklı uygulamaların ortadan kaldırılarak, erkeklerin sosyal ve kültürel davranışlarının değişime uğratılması için her türlü tedbirler alınmıştır. Aynı maddenin 5. fıkrasında İslam aile yapısının kültür, örf, âdet, gelenek, din ve namusuna; bu sözleşme ile “kadına şiddeti önleme” adı altında savaş açılmaktadır.

Toplumsal cinsiyet, kadınlık ve erkekliğin sosyal olarak inşa edildiği fikrine dayanmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin merkezinde işte bu toplumsal cinsiyet kavramı vardır. Metin bu haliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği toplumsal rol beklentisini değersizleştirirken, adeta LGBT gibi marjinal gurupların beklentilerini karşılamak için hazırlanmıştır.

Toplumsal cinsiyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu sözleşme cinsiyet eşitliğini şiddetin önlenmesinin tek yolu olarak sunmaktadır. Oysa istatistiki veriler bu iddiayı doğrulamıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği indeksinde üst sıralarda olan ülkelerde, kadına yönelik şiddet, cinayet ve tecavüz oranlarının maalesef ürkütücü oranda yüksek olduğunu görmekteyiz.

Birçok ülkede toplumsal yapılarına aykırı olduğu gerekçesi ile tepki toplayan özellikle kilise ve sağ partiler tarafından ve toplumun farklı kesimlerinden eleştiriler alan ve bazılarınca iptal edilen İstanbul Sözleşmesi, maalesef ülkemizde uygulanmaya devam etmekte ve aile yapımızı, toplumsal yapımızı tehdit etmeye devam etmektedir.

Milletlerarası sözleşme niteliğindeki “İstanbul Sözleşmesi” yürürlükte olduğu müddetçe dün Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş’ın Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de zina ile ilgili ayetleri okumasını dava konusu yapanlar gün gelir, bu sözleşme dayanak gösterilerek ana babaların çocuklarının cinsel yönelimine tedbir alması da mahkemelerce “cinsel tercihe müdahale” şeklinde yorumlanabilir.

Sözleşmenin 80’inci maddesinde “Her taraf istediği zaman Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle bu sözleşmeyi feshedebilir” denmektedir. TBMM’de grubu bulunan bütün siyasi partilere sesleniyoruz. Aile yapımızı temelinden bozduğu aşikar olan, değerlerimizden, inancımızdan, örf ve âdetlerimizden uzak bu sözleşmenin iptal edilerek  kültürel ve manevi değerlerimiz ve aile yapımıza uygun kadına şiddeti önleyici hukuki ve yasal tedbirlerin ayrıca alınmasını doğru buluyor İstanbul sözleşmesinden ayrılmamızın milletimiz ve ülkemiz adına bir zaruret olduğunu tüm yetkili mercilere arz ediyoruz.

Bu sorumluluk hepimizin sorumluluğu, bu vebal hepinizin vebalidir. Zinayı ve fıtrat dışı gayri meşru ilişkileri meşrulaştıran, aile yapımızı dinamitleyen bu sözleşmenin imzalandığı gibi hızlı bir şekilde iptal dilmesini zaruri telakki ediyoruz.

Aile yapımızın nasıl muhafaza edilmesi gerektiğini Bediüzzaman Hazretleri Kur’an-ı Kerim'den ve Hadis-i şeriflerden aldığı ders ile aşağıdaki ifadeleri ile özetler ve derki; "Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimi bir hürmet ve muhabbetle devam eder.

Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır, elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehasinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir.

Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imana binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehasinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır.

Ne mutlu o kocaya ki kadınının diyanetine bakıp taklit eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

Bahtiyardır o kadın ki kocasının diyanetine bakıp "Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim." diye takvaya girer.

Veyl o erkeğe ki saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer.

Ne bedbahttır o kadın ki müttaki kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.

Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki birbirinin fıskını ve sefahetini taklit ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar. "

 

İKİNCİ NÜKTE:

Bu sene inzivada iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvalar işittim. "Eyvah!" dedim. İnsanın hususan müslümanın tahassüngâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmağa başlamış dedim. Sebebini aradım. Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; bîçare nisa taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. 

Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan manevî evlâdlarıma kat'iyyen beyan ediyorum ki: Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur!.. Rusya'da o bîçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur'un bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam; refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zahirî hüsn-ü cemaline bina etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemalinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o bîçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünki onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata maruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor. (Lem'alar 201.sh - Risale-i Nur)

Suffa Vakfı

Açılış Sayfası Yapın Sık Kullanılanlara Ekleyin E-Mail Yollayın